BeslenmeGenelKalp Krizi BAĞIRSAKLARIMIZDA MİSAFİR ETTİĞİMİZ MİKROPLARIMIZ KALP KRİZİ RİSKİMİZİ BELİRLİYOR!

‘’Bağırsak florası, mikrobiyota, bakteri, mikrop, probiyotik… Bu terimler in hepsi bağırsaklarımızda bizimle birlikte yaşayan canlıları ifade ediyor. Bu canlılar şişmanlıktan damar hastalığına ve kalp krizine kadar yaşantımızı etkileyecek hastalıkların oluşumunu tetikleyebiliyor’’

Kalp hastalıkları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 1 numaralı ölüm sebebi. Her 3 ölümden 1 i kalp hastalıklarından kaynaklanıyor. Kalp hastalıkları ile ilgili herkesin aşina olduğu riskler sigara, hareketsiz yaşam, sağlıksız beslenme, fazla kilo, şeker ve tansiyon hastalığı olarak sayılabilir. Hiç aşina olmadığımız ancak oldukça önemli olan bir diğer risk faktörü ise bağırsaklarımızda bizimle birlikte yaşam süren mikroplar. Mikrobiyota yada flora olarak da adlandırılan bu mikroplar sadece kalp hastalığı gelişiminde etki göstermiyor. Şişmanlık, yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve bazı kanser türlerinin gelişiminde risk oluşturabiliyor.

Mikrobiyota nedir?

Ağızımızdan mideye ve bağırsaklara uzanan bütün sindirim organlarımız çeşitli mikroplarla örtülmüş durumdadır. Sayıları 100 trilyonu bulan ve normal hücre sayımızı 10 a katlayan bu mikroplar vücudumuzda bir organ gibi görev yapar. Vücuda zarar vermeyen, tam tersine vücudu koruyan ve sindirime katkı yapan bu yararlı mikroplara mikrobiyota denilmektedir.

Mikrobiyota oluşumu anne karnından başlar

Henüz anne karnındayken bağırsaklar bu faydalı mikroplar ile örtünmeye başlar. Daha sonrasında mikrobiyota içeriğinde 1 yaşına kadar değişimler olur ve 1 yaşından sonra yetişkinlere benzeyen mikrobiyotaya sahip oluruz. Doğumun normal yada sezeryan yolu ile olması, bebeğin anne sütü alıp almaması, kullanılan ilaçlar direk mikrobiyota varlığını etkiler. Özellikle bebeklerde ilk 6 ayda verilen antibiyotik tedavisinin mikrobiyota varlığını olumsuz etkilediği ve çocukluk çağında obezite gelişimi ile ilişkili olduğu saptanmıştır.

Mikrobiyotamız kalp hastalığına yakalanma riskimizi belirliyor

Kalitesiz ve zararlı mikrobiyotaya sahip olanlar şişmanlık, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği, kalp ve damar hastalıkları ve felç riskinde belirgin artış oluyor. Mikrobiyotayı oluşturan mikroplar arasında çok hassas bir denge mevcut. Bir grubun aşırı şekilde çoğalıp çoğunluğu ele alması vücutta uzun süreli iltihabi reaksiyon oluşumunu tetikleyerek kalp ve damar hastalıkları gelişimine zemin hazırlıyor. Bu durum ilk olarak kötü ağız hijyenine sahip olanlarla kalp hastalığı riskinin artması ile ortaya konuldu. Ağız mikrobiyotasında anaerop grubu mikropların çoğalması artmış damar hastalığı ile ilişkili. Benzer şekilde bağırsaklarda zararlı trimetilamin oluşturan mikrobiyota yoğunluğunda kalp ve damar hastalığı riski artıyor. Aynı şekilde mikrobiyota kaynaklı lipopolisakkarid, peptidoglikan, lipoteikoik asit gibi ürünlerde damar hastalığı riskini arttırmaktadır. Yinemikrobiyotanın  polisakkaridlerden elde ettiği kısa zincir yağ asitlerinin emilimide hipertansiyon gelişimine katkı yapmaktadır.

Yaşam tarzımız mikrobiyotamızı etkiliyor

Mikrobiyota oluşumu anne karnında başlayıp şekillenir. Genetik faktörlerin mikrobiyota tipinde rol aldığı söylense de temel etken beslenme şeklimizdir. Mesela yüksek yağlı besin tüketimi bağırsaklardaki koruyucu mikropların sayısında azalma yaptığı ve bağırsakta oluşan zararlı toksinlerin vücuda geçişini kolaylaştırdığı gösterilmiştir. Yine hayvanlarda yapılan başka bir araştırmada yüksek früktoz tüketiminin bağırsaktaki geçirgenliği arttırdığı ve toksinlere karşı bağırsakları korumasız hale getirdiği gözlenmiştir. İnsanlarda yapılan araştırmada ise yüksek yağlı yüksek enerjili besin tüketiminin kandaki mikrobiyota kaynaklı lipopolisakkarid miktarını arttırarak damar hastalığı riskine katkıda bulunduğu gözlemlenmiştir. Tam tersine yüksek lifli gıdalar tüketmenin barsak mikrobiyotasına olumlu katkı yaptığı ve hipertansiyon be kalp hastalığı gelişim riskini azaltacağı ifade edilmiştir.

Kaliteli mikrobiyota için neler yapmalıyız?

Kaliteli mikrobiyota için öncelikle dengeli beslenmek gerekir. Gereksiz antibiyotik kullanımından uzak durmak gerekir. Antibiyotik kullanımı barsak mikrobiyotasını ciddi şekilde etkiler ve zararlı mikropların kolonize olmasına zemin hazırlar. Özellikle tüketilen besinlerin hijyenine dikkat edilmesi ve el yıkanması mikrobiyotamızı sağlıklı tutmak için önemlidir. Mikrobiyotamızı diri tutmanın en temel yolu probiyotik ve prebiyotik kullanımından geçiyor. Yoğurt, kefir,peynir, ayran, boza, turşu, şalgam, nar ekşisi, elma sirkesi, bitter çikolata çok iyi bilinen probiyotik kaynaklarıdır.Tabi ki bu besinlerin evde yapılması probiyotik kalitesini arttıracaktır. Probiyotiklere destek olmak için prebiyotik denilen mikrobiyota yaşamına destek veren ürünleri de tüketmek gerekir. Özellikle kuru tahıl ve baklagiller prebiyotikten zengindir. Sağlıksız mikrobiyotaya sahip kişilerin phosphatidylcholine ve l-carnitine tüketmesi  bu maddelerin mikrobiyota tarafından toksik trimetilamin oksite dönüştürülmesi ile sonuçlanır ve damar sertliği ve kalp hastalığı riskinde artış gözlenir. Vücudumuzun genel sağlığı için elzem olan; yumurta, et, balık, mantar ve yeşil sebzelerde yoğun bulunan bu gıdalar kalitesiz mikrobiyota varlığında vücuda zararlı hale gelebilmektedir.

Ek probiyotik kullanımı kalp hastalığı riskini azaltır mı?

Sağlıklı beslenme şekliyle doğal yolda oluşturulan mikrobiyota uzun vadede vücudumuzu başta hipertansiyon ve kalp hastalıkları olmak üzere birçok kronik hastalıktan koruyacaktır. Ancak mikrobiyota düzeni oturtulamamış, antibiyotik kullanan kişiler hazır probiyotik desteği alabilir. Probiyotik kullanan kişilerde kan basıncı kontrolünün daha rahat sağlandığı gözlenmiştir. Probiyotiklerle birlikte lifli gıda tüketilmesi kan basıncında düşüş yapacaktır. Unutulmaması gereken durumlardan biri bu probiyotiklerin belirli bir yaşam süresine sahip olmasıdır. Bu nedenle aralıklı olarak probiyotik desteğinin tekrarlanması gerekir. Prebiyotiklerle probiyotiklerin bi arada olduğu simbiyotiklerin kullanılması akılcı olabilir. Sağlıklı kişilerin mikrobiyotasının alınıp başkalarına nakledilmesi ile ilgili olumlu çalışmalar mevcut olsa da henüz klinik uygulamada rutine binmiş tedavi şekli yoktur.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur. *

Toplam 3 yorum

  • SAVAŞ ÖZDOĞAN ve EŞİ

    Kasım 21, 2018 at 19:21

    Merhaba Hocam,
    Yazınızı okuduk.
    Kimsenin farkında olmadığı ve bilmediği bu konuya makalenizde dikkat çekmeniz ve önerilerde bulunmanız harika olmuş.
    Elinize sağlık.
    Sizi çok seviyor ve sayıyoruz.
    Saygılarımızla💐💐❤️

    Cevapla

  • SAVAŞ ÖZDOĞAN

    Kasım 21, 2018 at 19:18

    Merhaba Hocam,
    Yazınızı okudum.
    Kimsenin farkında olmadığı ve bilmediği bu konuya makalenizde dikkat çekmeniz ve önerilerde bulunmanız harika olmuş.
    Elinize sağlık.
    Sizi çok seviyor ve sayıyoruz.
    Saygılarımızla💐💐❤️

    Cevapla

  • Tugay Şişman

    Kasım 20, 2018 at 21:37

    Hocam harika bir makale ve yeni bir pencere daha şahsım adına çok teşekkür ediyorum.

    Cevapla

Sınırlı Sorumluluk Beyanı

Web sitemizin içeriği, ziyaretçiyi bilgilendirmeye yönelik hazırlanmıştır. Sitede yer alan bilgiler ve yorumlar, hiçbir zaman bir hekim tedavisinin ya da konsültasyonunun yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, ilaç tedavisine başlanması ya da mevcut tedavinin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla kişisel teşhis ya da tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilmemelidir. Sitede kanun içeriğine aykırı ilan ve reklam yapma kastı bulunmamaktadır.